Dayanışmanın Sinemadaki 7 Hâli

Özel teşekkür: Özlem Coşar
2020’ler, “Hassasiyet”lerle bastırılan bir gerçeklik. “Kadınlar şöyle yaparsa başına şu gelir” diyen bir ses fon gibi arka planda. Karşındaki listedeki filmler o sesi kısmıyor da üstüne konuşuyor. Çünkü bazı hikâyeler “karşı çıkmanın” hem bağırmakla hem birbirine bakmakla hem birlikte kalmakla, bazen de gitmekle olduğunu gösteriyor.
Buradaki karakterler el ele veriyor, birbirleriyle ters düşüyor, bazıları da öpüşüyor ama hiçbiri sistemle barışmıyor. Hepsi başka bir düzeni, başka bir hayatı mümkün kılmak için (küçük veya büyük) adımlar atıyor.
Bazısı gerçek hikâyeye dayanıyor, bazısı kurgu—ama hepsi birer anlatı. Bir direnişin neye benzeyebileceğini hatırlatan, bazen öğreten, bazen sadece “Sen de böyle hissettin mi?” diye soran bir arşiv.
O zaman, “Bu hisle ne yapacağımı bilmiyorum” diyenlere gelsin!
Call Jane – Phyllis Nagy (2022)

Ne anlatıyor? 1970’lerin ABD’sinde kürtaj hakkı yasal değilken, “Jane Kolektifi” adını kullanan kadınlar, örgütlenerek güvenli kürtaj imkânı sağlıyor. Hikâyemiz, bu dayanışma ağının içine giren sıradan bir “ev kadını”nın üzerinden ilerliyor.
Neden burada? Çünkü Call Jane, kürtajı kolektif bir sorumluluk olarak ele alıyor. Beden üzerindeki karar hakkını geri almak, çoğu zaman sessiz, risksiz veya steril olmuyor. Bu film, “sessiz dayanışma”nın da ne kadar gürültülü sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.
Uyaralım: Film genel olarak beyaz orta sınıf bir bakış üzerinden anlatılıyor. “Jane Kolektifi” gerçekte çok daha kapsayıcı ve karmaşık bir yapıymış. Neyse, hatalar da vardır.
The Assistant – Kitty Green (2019)

Ne anlatıyor? Film, büyük bir yapım şirketinde çalışan genç asistanın bir gününü takip ediyor. Bu sıradan gün boyunca ofiste dönen cinsel istismar ağını yavaş yavaş fark ediyoruz. Kimsenin açık açık söylemediği şeyler, kopya makinelerinden, kirli kahve kupalarından ve bitmeyen sessizliklerden sızıyor.
Neden burada? Çünkü The Assistant, sistemin sessiz ortaklar sayesinde ayakta kaldığını gösteriyor. Direniş; izlemek, anı kaydetmek ve sonunda yalnız bile kalsan “Hayır” diyebilmek.
Uyaralım: Filmde hiçbir şey doğrudan gösterilmiyor. Bu, bazı izleyiciler için sıkıcı ya da yavaş görünebilir. Taciz de zaten her zaman yüksek sesle gelmiyor.
Thelma & Louise – Ridley Scott (1991)

Ne anlatıyor? İki kadın, bir hafta sonu kaçamağına çıkar. Bar çıkışında yaşanan cinsel saldırı girişimi, planı değiştirir: artık kaçıyorlardır. Erkek şiddetinin karşısında, sisteme güvenmeyerek aldıkları kararlar onları suçlu değil, özgür kılar.
Neden burada? Çünkü her şeyin “normal” göründüğü bir dünyada hayatta kalmak bazen suç sayılıyor. Thelma ve Louise’in hikâyesi, “kötü” olmakla “özgür” olmanın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Direniş bazen gaza basmaktır.
Uyaralım: Film, feminizmin kahramanlık mitine dönüşebileceği bir çizgide ilerliyor. Her zaman böyle bir finale ihtiyaç duymayabiliriz. Ama o uçurum kenarında, el ele verilen karar hâlâ kalpleri fethediyor.
Pride – Matthew Warchus (2014)

Ne anlatıyor? 1984’te İngiltere’de, maden işçileri grevdeyken, bir grup LGBTİ+ aktivisti, “Onların mücadelesi bizimkiyle aynı” diyerek para toplar ve köylere gider. Başta hoş karşılanmasalar da, dayanışma büyür—hem de öyle böyle değil.
Neden burada? Çünkü Pride, dayanışmanın yalnızca benzer acılarla değil, ortak gelecek umuduyla kurulduğunu anlatıyor. Ve bunu komik, neşeli, duygusal ve umutlu bir şekilde yapıyor. Direniş bazen disko topu altında başlıyor.
Uyaralım: Film, duygusal etkisini yüksek tutmak için bazı karakter çatışmalarını yumuşatıyor. Ama dayanışmanın gerçekliği, hâlâ taş gibi ortada duruyor.
Persepolis – Marjane Satrapi (2007)

Ne anlatıyor? İran Devrimi sırasında büyüyen Marjane’ın gözünden, baskının gölgesinde geçen bir çocukluğu, ardından da göç, özlem, isyan ve dönüş anlatısını dinliyoruz. Her şey siyah-beyaz animasyonla veriliyor ama ruhu capcanlı.
Neden burada? Çünkü Persepolis, direnişin yalnızca kamusal alanda değil, kimlik kurma sürecindeki yansımasını da gösteriyor. Dayatılmış başörtüsünü reddetmek, punk kasetleri dinlemek, kimliğini her seferinde yeniden inşa etmek… hepsi oldukça politik.
Uyaralım: Film bazen “Bireysel hikâyeye odaklanıyor” diye eleştiriliyor ama tam da bu yüzden güçlü: devrimin, göçün, yasakların nasıl bir genç kızın iç dünyasında yankılandığını gösteriyor (mu?)
Funeral Parade of Roses – Toshio Matsumoto (1969)

Ne anlatıyor? 1960’ların Tokyo’sunda, kuir bir yeraltı dünyasının içinde geçen deneysel, kurguyu ve belgeseli iç içe geçiren bir anlatı. Başrolde, bar çalışanı Eddie’nin hem duygusal hem politik yolculuğu var.
Neden burada? Çünkü bu film kuir direnişin hem geçmişini hem de estetik anlamda geleceğini temsil ediyor. Mizah, şiddet, oyun, keder—hepsi bir arada. Funeral Parade, sadece “Kuir olmak direniştir” demiyor; kuir anlatı kurmak da devrimdir diyor.
Uyaralım: Film deneysel. Lineer bir anlatı bekleyenler için kafa karıştırıcı olabilir. Ama kendini bırakınca, bugünün kuir sinemasına ilham verenlerin bu anlatıda olduğunu görmek büyüleyici.
Kajillionaire – Miranda July (2020)

Ne anlatıyor? Konumuz, dolandırıcılık yaparak hayatta kalan, duygusal olarak çökmüş bir ailenin kızı olan Old Dolio’nun gözünden aile kavramı, güven, temas ve kendini sevmenin tuhaf yolları. Karakterin hayatına bir kadın girince her şey değişiyor.
Neden burada? Çünkü Kajillionaire, “Başka türlü bir hayat mümkün” fikrini en absürt, en duygusal, en kuir hâliyle kuruyor. Direniş bazen de duygularını ilk kez ifade edebilmektir. Sevgiyi tanımak, en devrimci şey olabiliyor.
Uyaralım: Film yavaş, tuhaf ve belki de sıra dışı. Zaten alışılmış hiçbir şeyi vadetmeyen bir hayat hikâyesi anlatıyor. Bazı şeyleri ilk defa hissetmenin garipliğine de alan açıyor.